Âlimler, Zâhir isminin "kuşatıcı üstünlük" (galibiyet) manasına da geldiğini belirtirler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "varlığın dış görünüşündeki nizam" olduğunu söyler. Osmanlı irfanında, "ilgisiz ve gafil" mizaçları uyandırmak, onlara bir farkındalık kazandırmak için bu ismin tecellileri tefekkür edilirdi. Ayet: "Zâhir'dir (açıktır), Bâtın'dır (gizlidir)..." (Hadîd 57/3)
ez-Zâhir — Sadreddin Konevî şerhi
ez-Zâhir, el-Bâtın ez-Zâhir, kendisi için zuhûr edendir, bu nedenle o, daima zâhirdir. El-Bâtın ise, yaratıklarından bâtın kalandır, bu nedenle de sürekli bâtındır. Binaenaleyh o, yeterli olmasıyla zâhir, inâyeti ile de bâtındır. *** Bilinmelidir ki: İnâyet ehlinin keşifte iki dereceleri vardır: Bunların birincisi, ikinciden daha üstündür. Buna göre kâmil, Hak için Hak ile olur; böylece o, “önde gidendir/sabık.” Ârif ise, Hak için kendisiyle olur; bu nedenle o, “ortada olan/muktesit”, kulluk hakîkatlerini kendinde gerçekleştiren; fenâ, bekâ, mahv, ispat, gaybet, huzûr, fark, cem gibi bütün hallerle vasıflanan; tevekkül, züht, vera, muhabbet, mârifet, sabır, şükür, rızâ, teslim vb. gibi bütün makâmların tavırlarında halden hale giren kimsedir. Ârifin böyle olmasının nedeni, ortanın hakîkatinin iki tarafın hallerinden de etkilenmeyi gerektirmesi itibariyle, nefsinin başkalaşmayı kabul edici olmasıdır. Ortada duran/muktesit, kemâl ve nakıslık arasında bir berzâhtır. O, gerçek mükelleftir; Hakkın kendisini Şari lisanıyla davet ettiği bütün makâmlara, inanç ve ilim yoluyla değil, zevk ederek ve hallenerek girer. Şekilci alimlerin geneli, bu durumları bilirler, fakat onların buralardan payları yoktur. *** Böyle bir ârif, Hak kendisine ez-Zâhir isminden tecellî ettiğinde, bu tecellîye karşı sâbit duramaz, çünkü o kendiliğiyle, haklarını yerine getirmektedir. Hadis ise, kendisine zuhûr ederse, eserini siler. Şu halde, el-Kadim'i görmeye kim takat getirebilir ki? Hakkın zuhûru karşısında sadece Hakkın “görmesi ve işitmesi” olduğu kimse sâbit durabilir. Kelim'in (: Musa) (as.) halini görmez misin ki?[102] Hak onun işitmesi olduğu vakit, Hakkın kelâmını işitmek için sâbit durabilmiştir, halbuki tecellî gerçekleşip de, Hak onun görmesi olmadığında bayılmıştı. Böylece görme, ne kendisi ve ne de dağ için gerçekleşmemiş, bu nedenle de (: Musa için) bayılma ve (: dağ için) parçalanma meydana gelmiştir. Şâyet görme olayı gerçekleşmiş olsaydı, bunlar olmazdı, çünkü o vücûddur ve vücûd bütünüyle hayırdır; hayır ise, sadece hayır getirir ve Vücûd sadece vücûd verir. *** Bu bağlamda kâmil ise, nefsiyle değil, Hak ile Hakka aittir. Bu nedenle kâmil, zâtına sirâyet etmiş ilâhî kuvvet ile bütün mertebelerde sebat sahibi, bütün müşâhede mahallerinde ve mazhârlarda müşâhede sahibidir. Hiçbir makâm ve hal yoktur ki, kâmil onunla zuhûr etmiş ve onda tasarrufta bulunmuş olmasın. Binaenaleyh kâmil, hallerin ve makâmların maliğidir, çünkü Hak onun işitmesi, görmesi ve bütün kuvvetleri olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur: “Biz onunla ve Ona aidiz.” *** Muktesit, halinin gerektirdiği saf kulluk nedeniyle, kâmile tepki gösterir/inkâr, halbuki kâmil, Hakka mensup olmuş/hakkanî vücûduyla bütün makâmlara muttali olduğu için ona tepki göstermez.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →