Gazzâlî hazretleri, Bâtın isminin tecellisini "nefsin gizli kusurlarını görmek ve İlahi sırları kalben hissetmek" olarak tarif eder. Âlimler, Zâhir ve Bâtın isimlerinin beraberce "hakikatin iki yüzü" olduğunu belirtirler. Osmanlı irfanında, "yüzeysel ve gösteriş meraklısı" mizaçları derinleştirmek için önerilirdi. Ayet: "O Zâhir'dir, Bâtın'dır..." (Hadîd 57/3)
el-Bâtın — Sadreddin Konevî şerhi
Hakkın el-Bâtın isminden bâtınlık sırrına gelince: Bir şeyi görmek, onu bilmeyi gerektirir. Bu bilgi, görenin herhangi bir şey gördüğü bilgisidir ve gördüğü şeyi ilim olarak ihâta eder. Ehl-i Hakka göre ise, Hakkın görülmesi zabt edilemez; zabt edilemeyen bir şey hakkında ise, görüldü veya bilindi denilemez. Ayrıca, müşâhede tecellîlerinde de sûretler keşif sahibine göre çeşitlenir. Bununla beraber, gerçekte hepsinin hakîkati birdir. Binaenaleyh Hakkı sadece O'nu görmediğini bilen kimse görmüştür; sadece O'nu bilmediğini bilen kimse bilmiştir. Bunun için Allah Teâlâ Kelim'e (: Musa (as.)) şöyle hitap etmiştir: “Sen beni göremeyeceksin.” Çünkü görmekten kasıt, görülen şeye dair ilmin meydana gelmesidir, böyle bir şey ise, mümkün için imkânsızdır. Şâyet mümkün, her nefeste hallerinin değişmesinin sırlarını teftiş etmiş olsa idi, hiç kuşkusuz ki, Hakkın hallerinin aynı olduğunu öğrenirdi; ayrıca, bütün bunların aynı olmakla birlikte, Hakkın varlığı cihetinden hepsinin ardında bulunduğunu da öğrenirdi. Bu nedenle Musa (a.s.), “Sana tövbe ettim” dedi, yani: Daha önce talep ettiğim tarzda artık seni görmeyi istemiyorum, çünkü ben, daha önce bilmediğim şeyleri senden öğrenmiş bulunmaktayım. *** Şu halde ilâhî perdeler, daima Hak ile yaratıkları arasında engel teşkil etmektedir. Şâyet bu perdeler ortadan kalkmış olsaydı, vechinin parıltıları gözün gördüğü bütün yaratıkları yakardı. Şâyet, perdeler yaratılmamış iseler, bu durumda ne perde vardır ve ne de perdelenmek; şâyet bunlar yaratılmış iseler, nasıl olur da Hakkın vechinin parıltıları bunları yakmaz? Binaenaleyh, bunun doğrusu perdenin Hakkın yaratıklarından gizlediği bir sır olduğudur ki, bu gizleme ise, “perde” diye isimlendirilmiştir. Bunlardan nûrânî olanlar, kendisiyle perdelendiği nazarî bilgilerdir; zulmânî perdeler ise, Hakkın kendileriyle gizlendiği tabiî ve şeklî şeylerdir. Sözü edilen yakma ise, yıldızların ışıklarının güneşin şualarına derc edilmeleri gibi, aşağıdaki nûrun ulvî olana derc edilmesinden ibarettir. Bu müşâhede mahallinde bazı insanlardan “şatah” zuhûr eder. *** Eşya hadlerle korunduğu ve bir şey haddini aştığı vakit aksine döndüğü gibi, aynı şekilde Hakkın zuhûru akıl ve idrâklerin sınırını aştığı vakit genelden gizlenir ve bâtın kalır. Böylece iş, kendinde bulunduğu hal üzere onlara gözükmez. Bu nedenle insanlar, aralarında görüş ayrılıklarına düşmüşler, keşif sahipleri ise, hikmet ehli olmayanın eline düşmesin diye, sırrı saklamışlardır. Çünkü perdeli insanların kalpleri, Hakka dair ilmin mahalli olmaları itibariyle, Hakkın defnedildiği yerlerdir. Onlarda hüküm, defin yerine aittir, yoksa defn edilene ait değildir. Bunun nedeni o insanların Hakkın hadlerine vakıf olmayışları, onun huzûrunu gözetmeyişleridir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →