Gazzâlî hazretleri, Semî' isminin kuldaki tecellisini "kulağını sadece hayra ve hakikate açmak" olarak açıklar. Âlimler, bu ismin Allah’ın mutlak bilgisini ve her an hazır ve nazır oluşunu temsil ettiğini söylerler. Osmanlı irfanında, "yalnızlık ve dışlanmışlık" hissi yaşayanlara manevi bir arkadaş olarak önerilirdi. Ayet: "Şüphesiz Allah, Semî'dir (işitendir), Basîr'dir (görendir)." (Şûrâ 42/11)
es-Semî' — Sadreddin Konevî şerhi
es-Semi', işitilen şeyleri gizli ve açık olarak idrâk eden demektir. O'nun bir şeyi işitmesi, başka şeyleri işitmesine engel değildir; işitilen hiçbir şey, O'na gizli kalmaz. O, açık konuşmayı ve fısıltıyı, hatta bundan daha gizli ve kapalı şeyleri de işitir. *** Bilinmelidir ki: Hak (cc.), işiten herkesi işitmesinde onun istidadına göre bulunur, nitekim Hak, konuşan herkesin lisanında da bulunmaktadır. Konuşan herkes, aynı zamanda işitendir. Buna göre, işiten herkesin işitmesi, Hakka ait bu işitme mertebesinden olabilir. Fakat, işiten kimselerin bazısı, işittiği şeyi bir çağrı ve nida olarak anlar. Böyle birisinin konuşanın sözünden payı, sadece sûrettir; yoksa konuşmanın ruhundan bir payı yoktur. Çünkü kelâmın bir ruhu vardır ki, onun mânâsıdır; mânâ, kelâm ile kast edilen şeydir. Kelâmın bir de sûreti vardır ki, o da salt lafızdır. İşte bu, haklarında “İşittik dediler, halbuki onlar işitmemişlerdir”[59] denilen kimselerdir. Çünkü hiçbir şey duymayan sağır ile duyup anlamayan arasında bir fark yoktur. “Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağır ve dilsizlerdir.”[60] Bazı insanlar ise, kelâm ile kast edilen şeyi anlayarak işitirler. Bu anlayışın nedeni, işitenin istidadının kemâlidir. Bu kişi, Hakkın işitmesi ve görmesi olduğu kuldur. *** Kâmil anlamda işiten kimsenin alâmeti, işitmesinin anlaması olmasıdır. Çünkü işiten kişi, ya keşif sahibi âriftir; ya da keşif sahibi değildir. Keşif sahibi olmayan, Hakkın kelâmını sadece peygamberin diliyle ilâhî haberden veya indirilmiş kitaptan veya rüya yoluyla işitebilir. Bunun ardından zâtını işittiği şeyin gereğine göre amel etmek ya da aksini yerine getirmek için hazırlar. İlâhî hitabı duyan kişinin hitabın gereğini yerine getirmesi veya bunun aksini yapması, Hakkın onu muvaffak kılması veya başarısızlığa uğratmasına bağlıdır. Ârif ise, işitir ve âlemde konuşan herkesin kelâmından işittiği şeyde Hakkın hitabına bakar; böylece nefsini bu kelâm ile muhatap görür ve onu anlamak için gayret sarf eder. Ardından anladığı şeyin gereğine göre amel eder; bununla birlikte onun nefsi de, kainatın bir varlığıdır. *** İnsan, genellikle nefsiyle konuşur; hatta kişinin amellerinin çoğunluğu nefsine imla ettirdiği ve konuştuğu şeylerin gereğine göre gerçekleşir. Herhangi bir sözü dile getiren şey ârifin nefsi ise, bu, Hakkın fısıltı mertebesindeki bildirmesidir. Bunun ardından ârif, nefsini murakabe eder, çünkü o, kendi nefsinde konuşan ve -nefsinin konuşan olması itibariyleondan işitendir. Nefis, kulak sahibi olması itibariyle de nefsin söylediğini işitir. Çünkü bir şeyin kendi kelâmını işitmede sağırlık söz konusu olamaz. Nefis, sadece anladığı şeyi konuşabilir. Binaenaleyh, bu mertebede işitmek anlamanın ta kendisidir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →