Âlimler, Cennetin adının "Dâru’s-Selâm" (Selamet Yurdu) olmasını, bu ismin ebedi huzurla bağına yorarlar. İbrahim Hakkı hazretleri, bu zikrin mizaçtaki "korkaklık" veya "aşırı heyecan" dengesizliğini giderip, itidalli bir sükunet kazandıracağını belirtir. Ayet: "Selâm, Rahîm olan Rab’den bir sözdür." (Yâsîn 36/58)
es-Selâm — Sadreddin Konevî şerhi
es-Selâm Hakkın bu isimle isimlendirilmesinin nedeni, yaratıklarından sevmediği bir takım şeyleri kendisine nispet etmelerinden sâlim olmasıdır. Bunun bir anlamı da, Hakkın yaratıklarına selâmet vermesidir. Binaenaleyh oluş mertebelerinin a'yânından her birisinin bu ismin eserlerinden bir payı vardır; bununla birlikte, onların bu paylardaki derece ve tabakaları birbirinden farklıdır. Bütün yaratıklar arasında bu ismin kutsiyetine sadece nefsini şehvetlerden sâlim kılan, kalbini şüphelerden arındıran kimseler ulaşabilir. Şu halde selâmet, Haktan Hakkadır. *** Ehl-i Hakkın selâmeti, kuşku kirlerinden ve gizli ya da açık şirk karanlığından temizlenmeleridir. Bu ismin hakîkatleriyle vasıflanan kimsenin alâmeti, vakûr, ağırbaşlı, mütevazı, inatçıların sıkıntılarına karşı sabırlı olmaktır. Onlar, gafil insanlarla tartışmazlar, cahillerle mücadele etmezler; onlar, Hakkın bu özelliğe sahip insanları nitelediği gibi olurlar. Hak şöyle buyurmuştur: “Onlara cahiller hitap ettikleri vakit, 'selâm' derler.”[35] Bu ifade, bazen söz ile olabileceği gibi, bazen de hal ile olabilir. Bu makâm sahibi, “selâm” ifadesine bir şey eklemek isteseydi bile, buna gücü yetmezdi. Bunun nedeni irâdesinin olmayışı ve Hakkın kendisini korumasıdır, çünkü Hak, bu kişinin işitmesi, görmesi ve de bütün âzâları olmuştur. Şâyet Hak onu kendi nefsine havale etmiş olsaydı, hiç kuşkusuz ki, o da cahiller arasına katılırdı. Çünkü insanın özelliklerinden birisi, herhangi bir insan ile bir konuda konuşurken, bu işin özelliğini kazanmasıdır. Muhakkik-ârif, mertebelerin özellikleri kendisinde tahakkuk ettiği için, gafil veya cahilin intibak ettiği veya tasavvur ettiği veya inandığı şeylerin çoğunun vehim veya hayal ürünü olduklarını bilir. Bunların varlıklarını varlık mertebesinde koruyacak ilmî mertebede kendilerine hakim bir makâmları yoktur. Binaenaleyh ârif, bu durumdaki bir insanın ifadesinin gerçeğine muttali olmakla, bu ifadenin bâki kalmayacağını ve yok olup gideceğini öğrenir. Çünkü o, bu kelâmın hakîkatinin olmadığını veya bulunduğu mertebenin dışında bir sûretinin bulunmadığını bilmektedir. Bunun neticesinde ise, bu kelâmın varlığını koruyacak bir koruyucusunun olmadığını kesinlikle öğrenmiştir. Dolayısıyla bu kelâm, sahibinin sözünün varlıktan gitmesinin ardından varlıktan silinip gidecektir. Bu nedenle söz konusu ârif, bu gibi bir insana selâm demekten başka bir şey söylemez. Muhakkik ise, sübûtî, ruhânî ve vücûdî gibi bütün mertebelerde hakîkati bulunan bir şeyi söyleyebilir. Buna göre muhakkik, bir şey söylediği vakit, o hakîkatlere delâlet eden düzenli harfler ruhânî sûretler olarak şekillenirler; bunlar, Allah'ı tesbih ederler, kendilerini söyleyenin saltanatının mahallinde seyrederler. Her ne zaman dile getirilen bu hakîkatler fazlalaşırsa, ârifin askerleri de artar. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →