Âlimler, Reşîd isminin "Hâdî" isminden farklı olarak, özellikle "amaca giden en kısa ve doğru yolu göstermek" vurgusuna dikkat çekerler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "varlığın kendi kemaline (olgunluğuna) doğru yürümesi" olduğunu söyler. Osmanlı irfanında, "dağınık ve amaçsız" gençleri toparlamak için sunulurdu. Ayet: "Bize işimizden bir rüşd (başarı ve doğruluk) hazırla." (Kehf 18/10)
er-Reşîd — Sadreddin Konevî şerhi
er-Reşîd Rüşt, istikâmet demektir. er-Reşîd, bütün canlıların perçemlerinden tutarak, onları sırât-ı müstakim'e irşat edendir. *** Bilinmelidir ki: İnsan, emir ve irâdeyi ayırt edemeden önce cahil olduğu ve kendisinden meydana gelen şeyler, Hakkın ilmiyle meydana geldiği ve de Hakkın ilmi de malûma tabi olduğu için, emir ile irâde arasında herhangi bir çelişki olmaz. Çelişki, emir ile ilmin gerektirdiği şey arasındadır. Bu nedenle varlıklardan her birisinin, zâtının gerektirdiği tarzda belirli bir istikameti ve rüştü vardır. Fakat bazen kemâle erdirici üç sıfâtın eserleri bir tek şahısta toplanabilir. Bunlar, ilim, irâde ve emirdir. Bu durumda bu şahıs, en üst istikamet ve rüşt derecesine sahiptir. Bazen irâde, bir şahsa emir sıfatından soyut olarak ilişebilir; bu şahsın emir sıfatından mülahaza ettiği şey, sadece onun kalıbıdır, yoksa onunla amel etmek değildir. Çünkü ilim, bulunduğu hale taalluk etmiştir. Bu durumda kulun yapması gereken şey, sadece emrin geliş mahallini “murakabe” etmekle hazırlamaktır. Buna göre ilâhî emir tekvin ile gelirse, kişi emrin eserini kalbinde murakabe eder: Acaba kalpte bir direnme veya kabul bulunmakta mıdır? Şâyet kalpte kabul bulunuyorsa, bu durumda yedi uzvundan hangisinde bunun serinin tezâhür ettiğine bakmalıdır. Böylece, bulunduğu hal kendisine gözüksün diye, ilmin ondaki eserini murakabe eder. Çünkü Hak kendisi hakkında ancak kendisiyle hüküm verir. Buna göre, hali Hakkın şe'nlerini murakabe etmek olan birisi, tam sââdette bulunur; her ne kadar emredilen şeyden farklı bir iş kişiden sadır olsa bile, o, istikamet ve rüşt derecesini elde etmiş, Hakkı ve O'nunla “huzûr”u murakabe etmekle emredilmiştir. Huzûr, ibâdetlerin en faziletlisi olan namazın ruhudur; buna göre hiçbir günah, namaza denk olamaz, aksine her çeşit günah, namazın saltanatı altında silinir ve ortadan kalkar. *** Bu makâm sahibine kader sırrı keşf olunur. Bu nedenle Hz. Peygamber (sav.) sürekli şöyle söylerdi: “Beni Hud sûresi ve kardeşleri yaşlandırdı.” Bu sûrelerde, doğru olmak emri ve ilmin emre uygun olup olmadığının bilinemeyeceği zikredilmiştir. Hz. Peygamber, kader sırrının ortaya çıkmasıyla, belirlenmiş işin ne olduğunu anlayınca, artık yaşlanmamış, istikamet ve rüştün hakîkati gerçekleştiği için himmetini buna yöneltmemiştir. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →