Gazzâlî hazretleri, Sabûr isminin tecellisini "insanın nefsine hakim olması ve acele etmeden hikmetle hareket etmesi" olarak tarif eder. Âlimler, bu ismin genellikle "Şekûr" ismiyle beraber "Sabır ve Şükür" dengesini kurduğunu belirtirler. Osmanlı mizaç hekimleri, "asabi ve safravî" tabiatları dindirmek için bu ismi başlıca şifa olarak görürlerdi. Ayet: "Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara 2/153)
es-Sabûr — Sadreddin Konevî şerhi
es-Sabûr es-Sabûr, kendisine edilen eziyete sabreden demektir. Buna göre es-Sabûr, günahların çokluğunun, buna gücü yettiği halde, kendisini aceleyle cezalandırmaya sevk etmediği kimsedir. *** Bilinmelidir ki: Bu ismin sirâyeti bütün mertebeleri kapsamıştır. Bu nedenle Hak kendisini “sabr” ile nitelemiş ve kullarını da “sabr” ile nitelemiş, onlara beraberliği, hidâyeti, selâmeti ve rahmeti tahsis etmiştir. Buna göre Hakkın sabretmesi, muhalefet ve şirk koşmakla kendisine eziyet eden kimseye mühlet vermesi, bu günahı işlediğinde onu cezalandırmayışıdır; aksine onların bedenlerine afiyet verir, mallarını artırır, rahmet ve ihsanının umûmîliğiyle rızıklarını genişletir, kerem ve minnetinin kemâliyle onları belirli bir süreye kadar yaşatır. Bunun ardından Hak, yaratıklarına öğretmek için kullarına kendisine eziyet eden kimsenin ne ile eziyet ettiğini şikâyet eder; bununla beraber O, es-Sabûr ismine sahip olmaya devam eder. Böylece kulları öğrenirler ki, onlar kendilerine inen belayı Hakka şikâyet ettiklerinde bu durum, sabrın kendilerine nispet edilmesine zarar vermez. Çünkü varlıkta olan her şeyde bir sır ve hikmet bulunur ki, bu sır ve hikmet, irâdenin akışıyla hareket eder. Buna göre Hak, nimet verdiği şeyi kuluna onun şükretmesi ve kendisine bunun karşılığında hamd etmesi için verdiği gibi, aynı şekilde, belaya maruz kalan kimseye de bu belanın verilmesinin nedeni onu Hakka şikâyet edip, tazarru, muhtaçlık ve niyaz ile O'nun katına yönelmesidir. Bununla beraber, sabır makâmı tarîkat ehline göre, rabbânî hüküm karşısında sâbit olmayı gerektirir, bunun nedeni, her ne kadar kul bunun farkında olmasa da bundaki maslahattır. *** Bu, mücâhede ve gayret eden ibâdet sahiplerinin hükmüdür. Onlar, nazarî tahayyüllere ve işitmeye dayanan taklitlere sahiptirler; yoksa onlar, müşâhede pınarlarının meşreplerinden tatmış ve konusu irfan olan müşâhedeyi elde etmiş değillerdir. Çünkü bu makâmda duran ârifin Hakkın şe'nlerinin farklılaşması nedeniyle hükümlerin değişmesinde daimî müşâhedesi vardır. Dolayısıyla, kendisine gelen beladan Hakka şikâyet etmesi müşâhedesine zarar vermez. Hak, bu ârifin gayesiyle çelişen ve mizacına ters gelen bir hüküm yaratırsa, bunun nedeni sadece ârifin kendisine şikâyetini arz etmesi ve bu sıkıntıyı kendisinden kaldırmasını istemesidir. Buna göre, bir bela hissettiğinde Hakka şikâyette bulunmayan kimse, hiç kuşkusuz ki, bilgisizliğiyle ilâhî kahra mukavemet etmiştir. Bu nedenle Ebu Yezid el-Bestâmî, acıkmış ve ağlamış, bunun sebebi kendisine sorulduğunda şöyle demiştir: “Kuşkusuz ki Hak, sırf ağlayayım diye beni acıktırmıştır.” Binaenaleyh Hakka yakın olmuş insanların edebi, sıkıntı hallerinde sıkıntılarını başkasına değil sadece Allah'a arz eylemektir. Bu nedenle Eyyub (as.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →