Gazzâlî hazretleri, Nûr isminin "mutlak görünürlük" olduğunu, Allah’tan başka hiçbir şeyin kendiliğinden nuru olmadığını söyler. Âlimler, bu ismin tecellisine mazhar olan kulun "yüzünde ve ahlakında bir nur" taşıyacağını belirtirler. Osmanlı irfanında, "kasvetli ve ağır" mizaçları şeffaflaştırmak için önerilirdi. Ayet: "Allah, göklerin ve yerin nurudur." (Nûr 24/35)
en-Nûr — Sadreddin Konevî şerhi
en-Nûr en-Nûr, kendisiyle zâhir, başkasını ise izhâr edendir. En-Nûr, velîlerinin kalplerini mârifet ile aydınlatan; yeryüzünü ise, içinde bulunan velîlerinin nûruyla aydınlatandır. *** Bilinmelidir ki: Nurların pek çok derecesi vardır: Bir kısmı, katında/inde idrâkin gerçekleştiği kısımdır; bir kısmı, idrâkin kendisiyle gerçekleştiği kısımdır; bir kısmı kendisiyle idrâk edilen kısımdır; bir kısmı, parlaklığından dolayı idrâk edilemeyen kısımdır. Buna örnek olarak güneşi verebiliriz. Nûr ışık kısımlarının en düşüğü olan mahsus ışıklardan olduğunda bile, idrâki engeller ve ona mani olur. Düşük dereceli ışık böyle ise, bu durumda, en büyük, mutlaklık ve sınırlanmaktan bile münezzeh olan mutlak nûrun büyüklüğü hakkında ne denilebilir ki? Şâyet Mutlak Nûr, büyüklük ve celâl perdesiyle perdelenmiş olmasaydı, vechinin parıltıları kendisini idrâk eden her şeyi yakardı. *** Rivayette zikredilen perdelerin sadece birisi nûr perdesi, geri kalanları ise zulmânî perdelerdir. Bu nedenle Hak, bunların belirtildiği yerde, nûru tekil zikretmiş, karanlıkları ise çoğul zikretmiştir. Böylece, zâtının mutlak birliğine, imkân hakîkatlerinin çokluğuna işâret etmiştir. Perdelerin en büyüğü ve en azâmetlisi, nûr perdesidir ve Hak (cc.) da nûr 'dur. Hak, nûrda ve nûr ile perdelenmiştir. Böylece Hak, kendisi için perdelenmiştir. Nûr, kuluna karşı perdenin ta kendisidir. Nur, kendiliğiyle zuhûr eden ve başkasının da kendi vasıtasıyla zuhûr ettiği şey olup, kul için kendi varlığından daha açık bir şey olmayınca, bu durumda kişinin varlığı nûrunun ta kendisi olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Biz ona bir nûr verdik, onunla insanlar içinde yürür.”[115] Halbuki insan sadece ayaklarıyla yürür ve ayak vücûdun bir parçasıdır. Vücûd da, vücûd nûrunun cömert olanın semasından yayılışı cihetinden hüviyetin aynıdır. Şu halde kul, sadece kendi Rabbiyle yürümüştür. *** Hak, nûruyla hadislik karanlığını izale edendir. Mümkünlerin ayn'ı/hakîkat ise, daima sâbitlik karanlığında bulunur; kendiliğinden sahip olduğu bir varlığı yoktur. Onlardan varlıkta zuhûr eden şey, Hakkın vücûd aynasında kâbiliyetinin hükmüne göre zuhûr eder. Buna göre mümkünlerden hükmü varlık aynasında zuhûr eden şey, nûr ile perdelenmeyi öğrenir ve ona katılır; sübût şeyliğinde kalan ise, hükmünün zuhûrunu öğreninceye kadar bu perdelenmeyi bilemez. Bu bilme ise, mahsus nûrların derecelerinin farklılığına göre farklılaşır ki, mahsus nûrlara örnek olarak, güneş, ay, kandil, yıldızın ışığını verebiliriz; ya da makul nûrların derecelerine göre farklılaşır. Bunlara örnek olarak da, gözün, aklın ilmin ve keşfin nûrunu verebiliriz. Bütün bunların anahtarı ise, iki nûrdur: Bunlar, akıl ve şeriat nûrudur. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →