Âlimler, Hâdî isminin sadece insanlara değil, her canlıya (hayvanlara, bitkilere) rızkını bulma ve varlığını sürdürme "ilhamı" vermesini de kapsadığını söylerler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "varlığın kendi amacına doğru akışı" olduğunu belirtir. Ayet: "Şüphesiz Allah, iman edenleri doğru yola iletendir (Hâdî)." (Hac 22/54)
el-Hâdî — Sadreddin Konevî şerhi
el-Hâdî el-Hâdî, hidâyet kelimesinden türetilmiştir. O, kalpleri mârifetine; nefisleri itaatine; sevdiklerini kendisine; alimleri ise, işin gerçeğini müşâhedeye ulaştırandır. *** Bilinmelidir ki: Hidâyet, ya tevfikîdir; bu, sââdet meydana getiren hidâyettir ve bunu nebi ve seçkin velîler ifa ederler. Ya da, açıklayıcıdır; bu da, indirilen şeriattır. Bu hidâyet, genel hakkında ilmi, seçkinlerde ise sââdeti meydana getirir. Buna göre tevfikî hidâyet, seçmedir/ıstıfa; açıklayıcı olan ise, denemedir. *** Bu ismin hükümlerinin özelliklerinden birisi, tevfik ve beyândır. Buna öre tevfik, peygamberlerin rehberliğini benimsemek ve ona bağlanmaktır; açıklamak ise, Hakkın gönderdiği şeyi nazarî aklın hükmüyle veya düşüncenin tevilinden hareket ederek zanla değil keşfe dayanarak şerh etmektir. Beyan, ihtimalin bulaşmadığı şeydir ve hakîkati de sadece keşif ile veya nas ile ortaya çıkar, çünkü Hakkın açıklamasından daha açık bir beyan olamaz. Buna göre şeriat hakkında kendi aklının düşüncesiyle hüküm verip, nassın zâhirinin delâlet ettiği şeyi reddedip, onu kendi gayesiyle uygun bir anlama yorumlayan kimse, Hakkın kendisinden ilim bereketini çekip aldığı ve hüsranı katmerleşen kimsedir. Böyle bir insanın “Sözü dinleyip, en güzeline uyanlar”[116] diye belirtilen kimseler arasında yeri yoktur. Kelâm, varlık açısından bütünüyle güzeldir; en güzeli ise, maksada uygun olandır. Bunu ise, sadece üstün akıl sahipleri/ulû'l-elbab elde edebilir. Onlar, zâhir ehlinin aksine, hakîkat çöllerinde dolaşırlar, lafız sedeflerinden kıymetli incileri çıkartmaya çalışırlar. Zâhir ehli ise, sadece perdeye ve perdelenene bakar, böylece akılları bu konuda sınırlanıp kalır. *** Takyit ehlinden bazıları ise, rüyeti kabul eder ve Hz. Peygamber 'in “Rabbinizi dolunay halinde Hilal'i gördüğünüz gibi göreceksiniz” ifadesiyle belirttiği hususu dile getirmişlerdir. Onlardan bazıları ise, böyle bir şeyi reddetmekle haklıdırlar; onların delili, Hz. Peygamber, kendisine “Rabbini gördün mü?” diye sorduklarında “Nurani idi, nasıl görürüm” diye cevap verdiği hadistir. Böylelikle bir şeyi kabul eden ve reddeden iki ayrı kişi, akidelerinin sınırlılığı nedeniyle doğru söylemişlerdir. Bu durum şuna benzer: Bir insan, Ahmet'in sûretini görür ve Ahmet'i gördüğüne hükmeder. Bu kişi bu hükmünde doğrudur. Başka birisi ise, bu sûretin ardında sûretin kendisiyle bâki olduğu ve sûreti idare eden bir şey bulunduğunu bilir ve der ki: Ahmet, görünen bu sûretin aynısı değil, işte bu sûreti ayakta tutan şeydir. Bununla beraber, sûret ile perdelendiği için o şeyi de göremez ve onu görmediği hususunda da doğru söylemiştir. Başka birisi ise, “Ahmet görünen bu sûret ve görünmeyen şeyin bir toplamıdır” der. Bu kişi de doğru söylemiştir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →