Gazzâlî hazretleri, bu ismin tecellisini "Allah’ın düşmanlarına (nefis ve şeytan) düşman, dostlarına dost olmak" olarak tarif eder. Âlimler, "velâyet" makamının bu ismin sırrında saklı olduğunu belirtirler. Osmanlı irfanında, "kimsesizlik ve dışlanmışlık" hissi yaşayanlara manevi bir dayanak olarak önerilirdi. Ayet: "Allah, iman edenlerin dostudur (Veliyy)." (Bakara 2/257)
el-Veliyy — Sadreddin Konevî şerhi
el-Veli el-Veli, yardım eden demektir. O, dostlarına yardım eden ve düşmanlarını kahreden kimsedir. Buna göre veli, Hakkın hükümlerine güzelce riayet etmesiyle, yardım edilmiş/mansur; düşman ise, şakiliğinin hükmüyle kahredilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah imân edenlerin velisidir, onları karanlıklardan nûra çıkartır. İnkâr edenler ise, tağutun dostlarıdır. Tağut onları nûrdan karanlıklara çıkartır.”[89] *** Bilinmelidir ki: Bu ismin hükmü, müminlere yardımla ilgili olarak, iki türlüdür: Bunlardan birincisi, onları yokluk karanlığından varlık nûruna çıkartmakla genel anlamda yardım etmesidir; ikincisi ise, kendilerine ait ilmin darlığından Allah'a dair ilmin genişliğine özel anlamda çıkartmakla yardım etmektir. Bu, ârifin perde karanlıklarından müşâhede aydınlığına çıkmasıdır. Böylelikle kendisinden gizli olan şeyi müşâhede eder. Buna göre, birinciye göre kulun varlığı Hakkın varlığının feri; ikinciye göre ise, Hakkın ilmi kulun ilminin feri olur. Çünkü kulun Hakka dair ilmi, kendisine dair ilminin feridir. Nitekim Hz. Peygamber (as.), şöyle buyurmuştur: “Nefsini bilen Rabbini bilir.” Şu halde o, delîlin ta kendisidir. *** Tağutun kendi dostlarına yardım etmesi ise, çeşitli şekillerde olabilir. Bunlardan birisi, cennet nimetlerinden zarar görecek bir mizaçta olmaları nedeniyle, onları cennete girmekten alı koymasıdır; nitekim pislik böceği, gül kokusundan zarar görür. “Müminlere yardım etmek üzerimizdeki bir haktır”[90] âyetinde belirtildiği tarzda Hakkın dünya hayatında müminlere yardım etmesine gelince: Burada “müminler” kelimesinin başına gelen mârifelik takısı cins ifade ediyorsa, bu durumda “imân” ile nitelenen herkes yardıma mazhâr olmuştur. Bu nedenle, bâtıla inanan kimseler, bazen hakka imân eden kimselere galip gelebilirler. Onların müminlere galip gelmeleri, bâtıla inanmış olmalarından kaynaklanmaz; aksine bunun nedeni, imânlarının kesin olması ve inançlarının gücüdür. Onlar, bâtıl olsa da ona inanmışlar, inanırken de onun “hak” olduğunu düşünmüşlerdir. Burada bir sır vardır: İmân sahibinde güçlendiğinde, bu durumda imân o kişiye zayıfa karşı zafer kazandırır. Müşrik de, tevhide ya da risâletin bir kısmına inanmasa bile Allah'ın varlığına inanır. Şu halde o, bir açıdan hakka imân etmiş kimselerdendir. Fakat onun imânı, birliği cihetinden Hakka imân eden müminin imânının gücüne ulaşamaz. Bu, Hakkın bâtıl ehlini “mümin” diye isimlendirmesinin sırrıdır. Onların pek çoğu, şirk koştuğu halde Allah'a imân etmişlerdir. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →