Âlimler, Hamîd isminin "Mahmûd" (övülen) manasına da geldiğini, Allah’ın hem dünyada hem ahirette yegane övgü kaynağı olduğunu söylerler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "varlığın dile gelip şükretmesi" olduğunu belirtir. Ayet: "Bilesiniz ki Allah Ganiyy'dir (zengindir), Hamîd'dir (övülmeye layıktır)." (Bakara 2/267)
el-Hamîd — Sadreddin Konevî şerhi
el-Hamîd el-Hamîd, öven/hamid demektir. O, küçük bir itaati bile över, pek çok sevapla ödüllendirir. El-Hamîd, kendisini kendisiyle icmâlî olarak; bütün hamd sahiplerinin hamdiyle de tafsîlî olarak över. Böylece o, mahmûd/övülen olmakla, bütün senâ sahipleri ona övgüde bulunurlar. Çünkü senânın neticeleri, kendisine döner. Hakkın “faîl” kalıbındaki bütün isimleri, vadî delâletle hem ism-i fail ve hem de ism-i meful anlamı taşır. Şu halde bu ismi itibariyle Hak, hem hamd eden/hamîd ve hem de hamd edilendir/mahmûd. Hamdin sırrına sadece bu makâmın sahibi muttali olabilir. Şu halde, ilâhî isimlerin ilmini Hz. Âdem'e tahsis ettiği gibi, senâ ilmine de sadece Muhammed (sav.) tahsis edilmiştir. *** Bilinmelidir ki. İnsan, lezzet ve elemleri ayırt eden bir mizaç üzerinde yaratılmıştır; elemler ile zarar görür ve hüzünlenir, buna karşın lezzetler ile faydalanır ve mutlu olur. Bunlar, kevnin hallerinden iki haldir. Bu durumda, insanın faydalanması “şükür” ve bu konudaki ibâdeti de “hamd” diye isimlendirilir. Bunlar da, Hakkın şe'nleridir. Şe'nler, vücûdî tecellîlerdir. Vücûd ise, sırf hayırdan ibarettir, şu var ki, hükümleri kâbiliyetlerde farklılaşır. Buna göre nice şey vardır ki, bir insan kendisiyle lezzetlenir, buna karşın başka bir insan aynı şey ile elem duyar. Halbuki her iki durumda da elem veya lezzet meydana getiren şey, tektir ve onda herhangi bir bölünme söz konusu değildir; sadece kâbiliyetlerine ve istidatlarına göre mümkünlerde o şeyin hükmü farklılaşmaktadır. Aynı şekilde Hz. Peygamber, sevindiğinde şöyle derdi: “Hamd nimet veren ve ihsanda bulunan Allah'a mahsustur.” Böylece peygamber, hamdi hüküm ve eserinin sınırlılığıyla sınırlardı. Sıkıntıdayken ise şöyle derdi: “Her halde Allah'a hamd olsun.” Bu hamd, mutlaklığı ve her şeyi içermesi itibariyle, sevinç halindeki hamdden daha büyüktür. Çünkü Hakkın nimet vermesinin bir yönü de, sıkıntı halinde bulunan kimseye övgüyü ilham etmesi ve onu kendine hamd ettirmesidir. Böylece onu aşırılıktan ve azaptan korur. Böylece, Hak kendisine ilham ettiği hamd ile bâtınına afiyet verir, bunun ardından da, sıkıntısını gidererek afiyetini daha da artırır. *** Bilinmelidir ki: Keşif tavrına göre âlemdeki her lafızda bir senâ bulunur; keşif ehli, bunu müşâhede eder. Sena, Allah'a döner. Senânın zemme dönük bir vechi olsa bile, ehl-i hakka göre bu senânın da övülen bir yönünün olması gerekir; bununla beraber, işiten ve söyleyen buna muttali olamayabilir. Buna göre zemmedilmiş olması cihetinden senânın herhangi bir dayanağı yoktur ve hakkında hüküm verilemez. Çünkü zemmin dayanağı, yokluktur, bu nedenle zem, kendisine ilişecek bir şey bulamaz. Böylece ortadan kalkar ve geriye “Hamd Allah'a mahsustur” kalır. *** Hamd edenin maksadı Hak veya başkası olabilir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →