Âlimler, Vekîl isminin "sebepleri terk etmek" değil, "sebepleri yaptıktan sonra kalbi onlara bağlamamak" olduğunu hatırlatırlar. Konevî, bu ismin tecellisinin "varlığın korunması için İlahi bir kefalet" olduğunu söyler. Osmanlı irfanında, "kaygılı ve kontrolcü" mizaçlara şifa olarak sunulurdu. Ayet: "Vekîl olarak Allah yeter." (Nisâ 4/81)
el-Vekîl — Sadreddin Konevî şerhi
el-Vekîl el-Vekîl, yeterli demektir. Bunun anlamı, kullarının maslahatlarına kendisini vekîl edinip, buna yeterli gelen ve menfaatleri bulunan şeylerle onları zengin kılan demektir. O da, kullarını belirli bir süreliğine kendi menfaatleri uğruna tasarruf etmeye vekîl kılmıştır. Binaenaleyh bu menfaatler, kendilerinde menfaat elde etmiş olmaları cihetinden kullara; Hakkın hamdini tespih etmeleri itibariyle de Hakka ait şeylerdir. *** Bilinmelidir ki. Vekalet, hayat gibi, var olanların/ekvan mertebelerine sirâyet eden ilâhî bir rütbedir. Buna göre, kevnde olan her şey canlı olduğu gibi, her şey aynı zamanda “vekîl”dir. Sözüne ve ikrârına Hakkın vekîl olduğu kimse, doğruya isabet eder; kim bilmez ve gafil olursa, hal ona vekîl olur. Hal lisanı, söz lisanından daha konuşkandır/entak. Vekîl, müvekkilinin hükmüyle, sadece kendisine izin verilen hususlarda tasarruf edebilir ve kendisine emânet edilen şeylerde sınırı aşmaz; şu halde o, kesin delîl sahibidir. Vekîline “şunu niçin yaptın” diyen kimseye işin hakîkati keşf olunur ve görür ki: O, kendi istidat ve özelliğiyle tepki gösterdiği şeyi vekîline yaptırmıştır. *** “Kim Allah'a tevekkül ederse, O ona yeter”[88] âyeti, şuna işâret etmektedir: İnsanî varlık varlık dairesinin son mertebelerinde zuhûr edip, ilâhî varlık sûreti onunla kemâle erdiği için, insan -hiç kuşkusuz kikenz-i mahfi/gizli hazine hakîkatlerini müşâhede etmiştir. Binaenaleyh insan, son mevcut ve ilk maksattır. Şu halde Allah insana yettiği gibi, insan da O'na yeter. Şöyle ki. Mümkün kendisini sadece Hak ile bilebilir. Binaenaleyh Hak, insanın işinin nihâyette kendisine varacağı gayesidir. O halde Hak, insana yeter. İlâhî sıfatların zuhûru mümkünün varlığına bağlı olup, ortada da kendisinden başka bir varlık mertebesi bulunmayınca –ki, mümkün mutlak varlık/Vücûd-ı Mutlak ile mutlak yokluk arasında bir perdedirbu durumda mümkün iki hükmü taşıyan ve iki tarafı kendinde birleştiren şeydir. Buna göre varlık mümküne nispet edilirse, varlık nûrunun zuhûru kendi üzerinde gerçekleştiği için, bu doğrudur; yokluk mümküne nispet edilirse, yokluk karanlığının kendisindeki kalıntısı nedeniyle, bu da doğrudur. Mümkünün varlığıyla madûm mevcuddan ayrılır. Şu halde mümkün, iki deniz arasında bir berzâhtır; zâtıyla her iki tarafı da kabul edicidir. Şâyet, madûmun bir lisanı olsaydı, kuşkusuz ki, onun sûreti üzerinde bulunduğunu dile getirirdi; nitekim varlık da onun sûreti üzerinde bulunduğuna şâhittir. Bu nedenle de ona kafi olmuştur. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →