Gazzâlî hazretleri, bu ismin tecellisini "kulun başkaları için kendisi için istediğinden daha fazlasını istemesi" olarak açıklar. Âlimler, Vedûd isminin "seven" manasının yanında "sevilen" manasına da geldiğini belirtirler. Osmanlı mizaç okumalarında, "soğuk ve ilgisiz" tabiatlara bu ismin harareti şifa olarak önerilirdi. Ayet: "Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir, Vedûd’dur (çok sevendir)." (Hûd 11/90)
el-Vedûd — Sadreddin Konevî şerhi
el-Vedûd el-Vedûd, velîlerini seven, velîlerinin de kendisini sevdiği, onlara muhabbet eden ve onların da kendisine muhabbet ettiği kimse demektir. Vüd, muhabbetin sâbit olmasıdır. Dolayısıyla, muhabbet takdir edilmiş olduğu için günahlar bu muhabbete tesir edemez. Çünkü bu muhabbet, kendilerini uzaklaştırmak ve kovmak için değil, kaza ve kader hükmüyle kendilerine inmiştir. *** Bilinmelidir ki: “Vüd”, muhabbetin bir mertebesidir. Çünkü muhabbetin dört hali vardır ve her halin bilinmesini temin eden bir ismi vardır. Buna göre muhabbet, kalbe ilk düşüş halinde “heva” diye isimlendirilir; bunun ardından, kalpte yerleşmesi gelir, bu ise “vüd”dür; bunun ardından, bu muhabbetin başkaların ilgilerinden arındırılması ve temizlenmesi gelir, bu da “hub” diye isimlendirilir; son olarak, seveni sevdiğinden başka her şeyden habersiz kılacak şekilde kalbi bütünüyle kuşatması gelir ki, bu da “aşk”tır. Buna göre, el-Vedûd, sevgisi sâbit olan demektir; şu halde Hakkın kullarına muhabbeti sâbittir, çünkü sanatkar, ürününü sever. *** Seven, sevilenden rahmet talep eder; şu halde, ilâhî sevginin özlem makâmı, ilk merhamet edilen şeydir. Özlem, sevilen ile kavuşmaya duyulan şevkin özüdür. Bu özlemden Hak, sevdiğini müşâhede ziynetiyle süsler, ona varlık kisvesini giydirir; müşâhede eden ve edilen arasında “ferahlatma” kaselerini döndürür. Bunun ardından Hak, cemâl bakışlarının işâretleriyle onlara hitap eder; onlar da haller ve arzu lisanıyla O'na hitap ederler. Bunun ardından Hak, meselenin seven ile sevilen arasında örtülü kalması için, “O, pek ğafûr/örten ve vedûd'dur”[82] demiştir. Binaenaleyh Hak, dilsizlik, körlük ve sağırlık perdesinin ardında bile olsa, sevdiğinin işitmesi, görmesi, lisanı ve bütün melekeleridir. *** Halk mertebelerinden her bir fert, Hakkın tecellîlerinin kendilerine yansıdığı bir mazhârdır. Binaenaleyh, sevenlerden bazıları, sevdiğini dünyada müşâhede bilgisiyle tanır; böylelikle onun bakışlarından lezzetlenir, vakitlerinde ondan nimetlenir. Bazı sevenlerin işi ise, perde ortadan kalkıncaya kadar, “irfan” halinde bekler. Bu insanlar, perdenin ortadan kalkmasının ardından görürler ki: Kendileri perdenin ta kendisiymiş. Şu halde, âlem insandır, insan, onun gözüdür. İnsanlardan (: Hakkı) sevenler ise, göz bebeği mesabesindedir. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →