Âlimler, Mecîd isminin "Kerîm" isminden daha geniş bir manayı, yani hem zatın yüceliğini hem de fiillerin cömertliğini kapsadığını söylerler. Konevî, bu ismin tecellisinin "varlığın her an yeniden ve şerefle tazelenmesi" olduğunu belirtir. Ayet: "O, Hamîd'dir (övülmeye layıktır), Mecîd'dir (şanı yücedir)." (Hûd 11/73)
el-Mecîd — Sadreddin Konevî şerhi
el-Mecîd el-Mecîd, herkesin üzerinde sahip olduğu şeref ile övülen demektir. Çünkü “mecd”, sözlükte şeref demektir. Binaenaleyh o, bir mal olmaksızın velîlerinin en zengininin kendisini övdüğü kimsedir; o da, kendi adına olmaksızın, onlara yeterli olmuştur, bir gurubun katkısı olmaksızın onları azîz kılmıştır. *** Bilinmelidir ki: Bu isim, “şeref”, “yücelik” ve niteleyen herkesin nitelemesinden, herkesin tespihinden ve tenzîh eden herkesin tenzîhinden daha “yüce olmak” anlamlarına sahiptir. Çünkü Hakkı niteleyen herkes, belirli bir özellik ile kalır; Hak ise, kendisini o özellikten tenzîh eder. Hakkın kendisini bu nitelikten tenzîh etmesi, bu özelliğin O'na ait olup olmaması cihetinden değil, aksine Hakkın sınırlanması ve hususileşmesi cihetinden yapılmış bir tenzîhtir. Çünkü azâmeti yüce Hak, çokluğun birliğinin sahibidir; yoksa çokluktan her bir ferdin birliğinin sahibi değildir. Halbuki niteleyen kimse, Hakkı her bir ferdin birliği ile niteler; şu halde böyle yapan kimse, şu ilâhî hitapla muhataptır: “Onların nitelemelerinden izzet sahibi Rabbin pek münezzehtir.”[83] Göklerde ve yerde Hakkı tespih eden herkes, O'nu başkasının O'na dair itikadından tenzîh ve tespih etmektedir. Çünkü bütün tespih edenlerin Hakka bakışı, cüzî bir bakıştır. Binaenaleyh, bir insanın Hakka dair ispat ettiği bir şey, başkasının Haktan nefyettiği şeydir. Halbuki her ikisi de, Hakkı tespih etmektedirler. Böylece Hak, başkasının ispat etmek yerine nefy ettiği şeyi ispat etmiş; diğeri de birincinin Haktan nefyettiği şeyi ispat etmiştir. Bunun nedeni, salt gerçeğin gerektirdiği durumu bilmede düşüncelerinin eksikliğidir. *** (: Hakkı) kayıt ve mutlaklığı birleştiren tespih ile ve onun zıddıyla sadece kuşatıcı, kâmil ve (: a'yân-ı sâbite'nin birbirlerinden ayrışmadan ilâhî ilimde bulunmaları) “cem'” ve (: a'yân-ı sâbite'nin hükümlerinin mufassal olarak ortaya çıkması) “tafsîli” müşâhede eden kul yapabilir. Bir hadiste, şöyle denilmiştir: “Namaz kılan kimse, 'Din gününün sahibi' dediği vakit, Hak 'Kulum beni övdü' buyurur.” İşte bu, kâmil ârifin halidir. Çünkü o, sadece irfan ve müşâhede diliyle konuşur. Binaenaleyh ârif, şahitliğiyle ve Hakkın din gününün sahibi olduğunu itiraf etmesiyle Hakkı öven kimsedir. Din günü, perdeli insanın vehmettiğinin aksine, dünya ve âhirette ceza mertebeleridir. Çünkü afetler, belâlar ve musibetler, insanların yaptıklarının karşılığında birer cezadırlar. Bu bağlamda dünya ve âhiret arasında herhangi bir fark yoktur. Şu var ki, dünya mertebesindeki ceza, bazen ödüllendirilir ve affedilir, bazen ise affedilmez; buna karşın âhiret hayatındaki cezanın sahibi ise, ödüllendirilmez ve cezası silinmez. *** Kulların amellerinin kendilerine döneceği sâbit olduğuna göre, bu durumda Hakkı övdükleri “mecd”in de kullara dönmesi gerekir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →