Gazzâlî hazretleri, Vâcid isminin "fakirliğin zıddı" olduğunu, yani Allah’ın her türlü mükemmelliğe sahip olduğunu belirtir. Âlimler, kulun bu isimden nasibinin "ilim ve irfanı arayıp bulmak" olduğunu söylerler. Osmanlı irfanında, "kendini arayan" ve "kimlik karmaşası yaşayan" mizaçlara bir rehber olarak önerilirdi. Ayet: "Seni fakir bulup zengin etmedi mi?" (Duha 93/8)
el-Vâcid — Sadreddin Konevî şerhi
el-Vâcid el-Vâcid, talep ettiği şeyi bulan demektir. Bunun anlamı, her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi her şeyden müstağni kalan Zengin/el-Gani demektir. Şu halde, ne birisi ona yardım edebilir ve ne de bir talip kendisine katılabilir. *** Bilinmelidir ki: Bu ismin eserlerinin zuhûru, seçkinlere egemen olur. Bunun nedeni şudur: Allah Teâlâ emrinin her şeye işlediğini ve hükmünün her şeye ulaştığını gördüğü gibi, aynı şekilde ârifler de, her şeyde Hakkı bulurlar ve görürler. Bununla beraber, ârifler, herhangi bir ayrım olmaksızın vücûdun hakîkat birliğini/ahadiyyetü ayni'l-vücûd görürler. Nitekim herhangi bir insanın –söz gelişi Ahmet'inhakîkatinin birliği de müşâhede edilir. Buna göre, varlıkta sadece Ahmet'in bulunduğu takdir edilmiş olsaydı, o, hiçbir şeyden ayırt edilmezdi. Çünkü (: bu takdire göre) ondan başka hiçbir şey yoktur. Fakat söz konusu şahsın âzâlarının ve cüzlerinin mertebeleri birbirlerinden farklılaşırlar. Buna göre Ahmet'in ayağı elinden, başı göğsünden ve kulağı gözünden ayrılmıştır. Aynı şekilde, bâtınî kuvvetlerinden de her birisi başkasının sahip olmadığı bir hükme tahsis edilmiştir. Böylelikle sûretler, kendisinde farklılaşmanın söz konusu olmadığı bir tek ayn'da birbirlerinden farklılaşırlar. Aynı şekilde, mümkünlerin mertebelerinin a'yân'ı da Vücûd-ı Mutlak için mümkünlerden birisine ait azalar gibidir. “Şâyet Allah'tan başka bir ilâh olsaydı, hiç kuşkusuz fesat çıkartırlardı.”[92] *** Şari'nin “isimler” diye ifade ettiği nispetlerin her birisinin başkasının sahip olmadığı bir mânâsı vardır ki, bu mânâ, Hakkın zâtına mensuptur. Bu mânâ, kelâm ehline göre “sıfat”, tasavvuf ehlinden olan muhakkiklere göre ise “nispet” diye isimlendirilir. Nispetler ise, birbirlerinden farklı farklıdır. Buna göre, er-Rahmân farklıdır el-Kahhar farklıdır; kelâm farklıdır, hayat farklıdır. *** Nispetler, vücûdî olmayan makul hakîkatlerdir. Zât ise, tektir/vahidetü'l-ayn, kendisinde çoğalma söz konusu değildir. Çünkü herhangi bir şey, nispet ve izâfetlerin hükümleriyle değil, sadece vücûdî a'yân ile çoğalabilir. Hak Teâlâ ise, zâtının mutlak ve mukaddes birliğinde, çoğalma ve başkalaşmadan münezzehtir; bununla beraber Hak, isim ve sıfatların hükümlerinin çokluğunu görür. *** el-Vâcid'in herhangi bir şeyi talep edip de o şeyin meydana gelmemesi mümkün değildir. Bu bağlamda, Hakkın imân etmemiş kafirlere “imân” etmeleriyle ilgili hitabı hakkında perdeli kimselerin zannettiği şey ile muhakkikin anladığı şey farklıdır: Muhakkike göre bu hitaba rağmen onların imân etmeyişlerinin sebebi, Hak'tır, çünkü Allah, onlara tevfik ihsan etmemiştir. Şâyet Allah Teâlâ, onların mahallerinde imâna “ol” diye hitap etmiş olsaydı, hiç kuşkusuz ki imân kendisine emredilmiş yerde gerçekleşirdi.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →