Âlimler, Mâcid isminin "Kerîm" isminin daha ileri bir derecesi olduğunu söylerler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "varlığın her mertebesinde İlahi bir güzelliğin belirmesi" olduğunu belirtir. Osmanlı irfanında, "aşağılık kompleksi" çeken tabiatlara bir izzet ve özgüven kaynağı olarak sunulurdu. Ayet: "Arş’ın sahibi, Mâcid (şanı yüce) olan O'dur." (Burûc 85/15)
el-Mâcid — Sadreddin Konevî şerhi
el-Mâcid Bu ismin hükümleriyle ilgili açıklanması gereken hususlar el-Mecîd isminden bahs edilirken belirtilmiştir. *** el-Mecîd el-Mecîd, herkesin üzerinde sahip olduğu şeref ile övülen demektir. Çünkü “mecd”, sözlükte şeref demektir. Binaenaleyh o, bir mal olmaksızın velîlerinin en zengininin kendisini övdüğü kimsedir; o da, kendi adına olmaksızın, onlara yeterli olmuştur, bir gurubun katkısı olmaksızın onları azîz kılmıştır. *** Bilinmelidir ki: Bu isim, “şeref”, “yücelik” ve niteleyen herkesin nitelemesinden, herkesin tespihinden ve tenzîh eden herkesin tenzîhinden daha “yüce olmak” anlamlarına sahiptir. Çünkü Hakkı niteleyen herkes, belirli bir özellik ile kalır; Hak ise, kendisini o özellikten tenzîh eder. Hakkın kendisini bu nitelikten tenzîh etmesi, bu özelliğin O'na ait olup olmaması cihetinden değil, aksine Hakkın sınırlanması ve hususileşmesi cihetinden yapılmış bir tenzîhtir. Çünkü azâmeti yüce Hak, çokluğun birliğinin sahibidir; yoksa çokluktan her bir ferdin birliğinin sahibi değildir. Halbuki niteleyen kimse, Hakkı her bir ferdin birliği ile niteler; şu halde böyle yapan kimse, şu ilâhî hitapla muhataptır: “Onların nitelemelerinden izzet sahibi Rabbin pek münezzehtir.”[83] Göklerde ve yerde Hakkı tespih eden herkes, O'nu başkasının O'na dair itikadından tenzîh ve tespih etmektedir. Çünkü bütün tespih edenlerin Hakka bakışı, cüzî bir bakıştır. Binaenaleyh, bir insanın Hakka dair ispat ettiği bir şey, başkasının Haktan nefyettiği şeydir. Halbuki her ikisi de, Hakkı tespih etmektedirler. Böylece Hak, başkasının ispat etmek yerine nefy ettiği şeyi ispat etmiş; diğeri de birincinin Haktan nefyettiği şeyi ispat etmiştir. Bunun nedeni, salt gerçeğin gerektirdiği durumu bilmede düşüncelerinin eksikliğidir. *** (: Hakkı) kayıt ve mutlaklığı birleştiren tespih ile ve onun zıddıyla sadece kuşatıcı, kâmil ve (: a'yân-ı sâbite'nin birbirlerinden ayrışmadan ilâhî ilimde bulunmaları) “cem'” ve (: a'yân-ı sâbite'nin hükümlerinin mufassal olarak ortaya çıkması) “tafsîli” müşâhede eden kul yapabilir. Bir hadiste, şöyle denilmiştir: “Namaz kılan kimse, 'Din gününün sahibi' dediği vakit, Hak 'Kulum beni övdü' buyurur.” İşte bu, kâmil ârifin halidir. Çünkü o, sadece irfan ve müşâhede diliyle konuşur. Binaenaleyh ârif, şahitliğiyle ve Hakkın din gününün sahibi olduğunu itiraf etmesiyle Hakkı öven kimsedir. Din günü, perdeli insanın vehmettiğinin aksine, dünya ve âhirette ceza mertebeleridir. Çünkü afetler, belâlar ve musibetler, insanların yaptıklarının karşılığında birer cezadırlar. Bu bağlamda dünya ve âhiret arasında herhangi bir fark yoktur. Şu var ki, dünya mertebesindeki ceza, bazen ödüllendirilir ve affedilir, bazen ise affedilmez; buna karşın âhiret hayatındaki cezanın sahibi ise, ödüllendirilmez ve cezası silinmez.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →