Konevî hazretleri, Mütekebbir isminin "her şeyi kendi zatında toplayan yücelik" olduğunu belirtir. Âlimler, bu ismin sadece Allah’a yakıştığını, kulun bu ismi "takınmaya" kalkışmasının büyük bir helak olduğunu hatırlatırlar. İrfan ehli, bu zikrin kula "vakur bir tevazu" kazandıracağını söyler. Ayet: "O, Mütekebbir'dir..." (Haşr 59/23)
el-Mütekebbir — Sadreddin Konevî şerhi
el-Mütekebbir el-Mütekebbir, büyüklük anlamındaki kibriya kelimesinden gelmektedir. el-Mütekebbir, sırrını ifşaya kimsenin kâdir olamadığı ya da kimsenin mülküne karşı onu zorlayamadığı veya kimsenin kendisine ihsanda bulunamadığı kimse demektir. Çünkü O, ihsanı elinde tutandır ve bağışlamak da O'na mahsustur. *** Bilinmelidir ki: Allah Teâlâ, genellikle yaratıkların özellikleri olan bazı vasıflarla kendisini nitelemiştir. Buna örnek olarak, şu kutsî hadisi verebiliriz: “Acıktım, beni doyurmadın; susadım beni içirmedin; hasta oldum, beni ziyaret etmedin.” Bunun üzerine perdeli insanlar Hakkın bu özelliklere sahip olduğunu zannetmiş, Hak da, bu ve benzeri isimlendirmelerin içeriklerinden yüce ve müstağni olduğunu bildirmiştir. Şâyet Allah, bu gibi bir özellik ile mecâzî olarak kendisini isimlendirse veya bununla kendisini nitelese, bunun nedeni, sadece ehlinin bilebildiği bir takım sırlardır. Kibriya, Hak için zâtî bir özelliktir: O, câhil ve zalimlerin söyledikleri şeylerden pek yücedir. *** Bu ismin eserlerinin kulun bâtınında yerleşmiş olduğunun bir alâmeti şudur: Kul bu ismin hükmü altında bulunduğu sürece, sıfat kendisine hakim olduğu için, hiçbir zaman Hakka karşı itaatsizlik yapmaz. Binaenaleyh, kuldan Hakka karşı herhangi bir muhalefet fiili sadır olursa, bu durum, hüküm sahibinin gücünün bulunmadığına delâlet eder. Şu halde el-Mütekebbir olan Hakkın tecellîlerinin hükümleri, sadece itaatkar ve Hakka uyan kimselerde tezâhür edebilir. *** Bazı insanları, müşâhede ettiği Hakkın af ve mağfiret sıfatları ya da ümitsizliğin yasaklanması[46] gibi haberler Hakka muhalefete sevk etmiş olabilir; bu kişilerde Kibriya'nın ve el-Mütekebbir 'in sıfatının kokusu bulunmaz. Çünkü, tahkik sahibi bu mertebede belirli bir korku duygusuna sahiptir; onun Hakkın büyüklüğüne dair bilgisi ve mârifeti arttığı sürece, korkusu da artar. Kişinin işlemesi takdir edilmiş yasaklanmış bir fiilin gerçekleşmesi, kesinleşmiş kader hükmü, gafletin egemenliği ve de akıl ile imân nûrunun kişiyi terk etmesiyle birleştiğinde, kişi, kalbinde bir korku duyarak günahı işler; yasaklanmış fiili işlerken imân ve akıl nûrunun insanı terk ettiği bir rivâyette belirtilmiştir. Bu kişinin günah işlerken kalbinin korku duymasının nedeni ise, amelin kendinde bulunan bir emânet olması nedeniyle, fiilin Hakka döneceğini bilmesidir. Binaenaleyh amel, bulunduğu mahalde Hakkın katına yaraşmayan bir özellik ile boyanmıştır ki, bu da, çirkinliğin amele ilişmesidir. Şâyet insan, fiilin yaratılışının hakîkatine bakarsa, şunu öğrenir: Fiil, kendisine Ol/Kün deninceye kadar var olamaz. Bunun üzerine de insanı korku kaplar. Çünkü insan bu fiili kendisine nispet ederse, şirk koşmuş; Hakka nispet ederse, bu durumda da Hakka karşı edepsizlik yapmış olur.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →