Tasavvuf ehli, Müheymin ismini "kalplerin bekçisi" olarak görürler. Bu ismin zikriyle kul, kendi iç dünyasını (duygu ve düşüncelerini) daha iyi denetlemeye başlar. Âlimler, bu ismin Allah’ın mutlak hakimiyetini temsil ettiğini belirtirler. Ayet: "Müheymin, Azîz, Cebbâr..." (Haşr 59/23)
el-Müheymin — Sadreddin Konevî şerhi
el-Müheymin el-Müheymin, kendi katında ve mülkünde olan her şeyi kendisine ait ve üzerinde bulunduğu her şey ile gören-adil kimse demektir. el-Müheymin, gizliyi ve açığı bilen; şükrü ve şikâyeti işiten; zarar ve sıkıntıyı giderendir. Bu makâmı gören kimse, kendi halini gözetir, vakitlerini muhafaza eder, nefeslerini sayar. *** Bilinmelidir ki: Haklar, Haklık mertebesi ile halklık mertebesi arasında gider gelir. Varlık mertebelerinden her bir ayn'ın bir hakkı ve bir de görevi vardır. Her hak sahibinin de kendi hakkına bakan, bu hakkın eksiklik ve artışını gözlemleyen birisi olması gerekir. Kuşkusuz ki, Allah'ın kulları üzerinde bir takım hakları vardır, bunlar, yüce katına yaraşır tarzda tazîm, emrine uyma ve ibâdet gibi haklardır. Buna karşın kulların da, Hakkın kendi nefsine vâcip kıldığı keremine karşılık Allah üzerinde bazı hakları vardır. Buna göre, Hakkın kulları üzerindeki hakkı, itaatlerde emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak; kulların hakkı ise, derecelerin meydana gelmesidir. Bu noktada Hakka ait olanlar, zâtî, buna karşın kul için olanlar ise, vad'îdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sizinle âhit yaptığımda benim ahdimi yerine getiriniz.”[37] *** Bu bağlamda, kulun hakları konusunda görüş belirtenler, farklı düşünceler ileri sürmüşlerdir: Bazıları, bunların Hakkın ihsanından olduğunu belirtmişlerdir; bunun nedeni, Hakkın bir şeyi yapmak zorunda kalmaktan münezzeh olmasının gereğidir. Bazıları, bu hakların kulun hakkı olduğunu ileri sürmüşlerdir, çünkü Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır.”[38] Kuşkusuz ki Allah, kendisini en iyi bilendir ve O, kendisini de kullarına “şeriat” yaptığı hükümlerin altına dahil etmiştir. Bu bağlamda Allah Teâlâ, haram hakkında şöyle buyurmuştur: “Kendime zulmü haram kıldım.” Mekruhluk hakkında ise: “.. Kerih görürüm. O kulları için küfre razı olmaz.”[39] Mubahlık hakkında şöyle buyurmuştur: “Dilerse sizi giderir.”[40] Mendupluk hakkında ise, şöyle buyurmuştur: “Yaptığınız herhangi bir hayrı, inkar etmeyeceğiz.” Binaenaleyh Hak, işin kendisinden onlara yönelik olması için, kullarına şeriat diye gönderdiği her hüküm ile kendisini nitelemiştir. Çünkü hüküm Rab ile merbub arasında gider gelir ve Rab'den merbubuna yansır. Nitekim, Ehl-i keşf'in bilgisinde meselenin böyle olduğu sâbit olmuştur. *** Buna göre her iki tarafın da şâhitliği, elde edilen şeyin bir açıdan lehte, bir açıdan aleyhte olmasıdır. Binaenaleyh her varlık, Yaratan'ın kemâli üzerinde bulunmakla bir şâhittir; Yaratan da, her şeye yaratma eylemiyle şâhittir. Şu halde, meydana gelen şey, şâhidin aynıdır; bunun nedeni, akislerin birleşmesi ve hakîkat ile ayakta durmaktır. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →