Âlimler, Mucîb isminin sadece duaya değil, her türlü çağrıya ve ihtiyaca "cevap vermek" olduğunu belirtirler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "kulun da Allah’ın emirlerine (ezan, Kur’an) icabet etmesi" olduğunu söyler. Osmanlı irfanında, "karamsar ve ümitsiz" mizaçlara bir ferahlık kapısı olarak önerilirdi. Ayet: "Bana dua edin, size icabet edeyim (estecib)." (Mü'min 40/60)
el-Mucîb — Sadreddin Konevî şerhi
el-Mucîb el-Mucîb, dua edene yakın olduğu ve kullarının duasını işittiği için icâbet eden demektir. O, kendisine dua etmeden önce kulunun duasını kabul eder ve ona hak ettiğinden fazlasını verir. *** Bilinmelidir ki: İcâbet iki türlüdür: Bunlardan birincisi, bağlanma, diğeri ise, imtinân icâbetidir. Birinci icâbet, kulun Hakkın emirlerine veya yaratıkların birbirlerine icâbet etmeleridir; ikinci tür ise, Hakkın yaratıkların duasına icâbet etmesidir. Bu ikinci tür, çağırdığında insanın kendi kendisine karşılık vermesine benzer. Bu durumda, kişinin bu çağrıya karşılık vermesi arasında herhangi bir zaman yoktur; çağrı zamanı, icâbet zamanıdır. Aynı şekilde, Hakkın kulun icâbetine yakınlığı, kulun bizzât kendisinin icâbetine yakınlığı gibidir. Nitekim Hak bu yakınlığı şu âyetiyle nitelemiştir: “Biz ona şah damarından daha yakınız.” Böylelikle Hak, kuluna yakınlığını kulun kendisine yakınlığına benzetmiştir. *** Ayrıca, kulun nefsi, kendisine belirli bir ihtiyaç nedeniyle dua edildiğinde, bazen bunun gereğini yapar ve bazen de arızi bir sebep veya maslahatla duanın gereğini yerine getirmez; Hak da kulun talep ettiği şeyin gereğini bazen yapar, bazen yapmaz. Fakat bu isteğe karşılık vermekle ilgilidir, yoksa duaya karşılık vermekle ilgili değildir. Çünkü dua, “Ey Allah” tarzında bir nidadan ibarettir. Fakat bu nidaya “Lebbeyk/Buyrun” diye karşılık verilmesi, dua eden herkes için öncelikle Hak tarafından gelir; bunun ardından olacak şeyler ise, duanın dışındadır. Dua ve nidanın ardından kulun söylediği ihtiyaçlar ise, aklına gelen ve dua etmesine neden olan şeylerdir; duaya karşılık veren bu talep edilen şeyleri vermeyi taahhüt etmez, dilerse verir, dilerse vermez. Duaya karşılık verenin kulun isteklerini yerine getirip getirmeyişi, dua eden ile icâbet arasındaki rabıtanın gücüne veya bu rabıtanın bulunmayışına göre değişir. Şöyle ki: Dua ve icâbetin gerçekleşip gerçekleşmeyişi, (: kulun) ilâhî kat ile ilişkisinin doğruluğunun veya yanlışlığının alâmetidir. Çünkü Hakkın kulunun duasına icâbeti, kulun Rabbinin emirlerine icâbet etmesinin karşılığında gerçekleşir. Dolayısıyla, kul bütün emirlerinde Rabbine icâbet ederse, hiç kuşkusuz ki Hak da kendisinden dilediği veya olmasını arzu ettiği her şeyde kuluna icâbet eder. Böylelikle kul ve Rab taraflarından muvafakat ve muhalefet ortaya çıkmıştır, çünkü kul Rabbinin sûreti üzerindedir. *** Bazen kula hallerin, isimlerin, zamanların ve mekânların özelliklerinden ihtiyacını karşılayacak şeyler görünür; fakat o, işin hayırlı olup olmadığını keşf edemez. Bunun neticesinde kul, talep eder ve sorumluluk dünyada veya âhirette onun üzerinde kalır; böylece bu kişi, kendisine zulmeden kimselerden olur.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →