Gazzâlî hazretleri, bu ismin tecellisini "kulun başkalarına karşı nazik ve ince düşünceli olması" olarak tarif eder. Âlimler, Latîf isminin genellikle "Habîr" (haberdar olan) ismiyle beraber anıldığını, zira lütfun bilgiyle birleştiğini söylerler. Osmanlı irfanında, "sert ve asabi" mizaçlara bu ismin letafeti şifa olarak önerilirdi. Ayet: "Allah, kullarına çok lütufkârdır (Latîf)." (Şûrâ 42/19)
el-Latîf — Sadreddin Konevî şerhi
el-Latîf el-Latîf, mevcutların fiillerine sirâyet eden ve hikmetinin sırlarını varlıkların mazhârlarında gizleyen demektir. El-Latîf, zor olan her şeyi kolaylaştıran, kırılan her şeyi onaran demektir. *** Bilinmelidir ki: Bu ismin hakîkatleri ve sırları, varlığın mertebelerine umûmî olarak yayılmıştır. El-Latîf, lütûf kelimesinden türetilmiştir ve anlamı, gizlilik ve gizli şeylerin en gizlisi demektir. Letâfet de, gölgenin uzayıp çekilmesi demektir. Çünkü göz, gölgenin peş peşe uzayıp, çekilmesinden başka bir şeyi idrâk edemez; gölgenin gerçek aslından çıkıp, tekrar oraya dönüşünün hakîkatini görmek bir tarafa, sürekli olan hissedilir hareketinin görülmesi de mümkün değildir. Çünkü gölge, uzarken dikkate alındığında, şahsın zâtından çıkmaktadır; çekilirken de, çıktığı şeye çekilmektedir. Bu gözün şâhitliğidir. Hak Teâla da şöyle demektedir. “Sonra onu kolayca kendimize çekeriz.”[65] Bu âyet ise, gölgenin çıktığı kaynağın bizzat Hak Teâlâ olduğuna işaret etmektedir. O, bazen açığa çıkmak ve bazen de gizlenmekle gölgenin yaratıldığı bir sûrette zuhûr etmektedir. Hak, gölgenin çekilmesini kendi nefsine izâfe ettiği gibi, uzamasını da kendisine izâfe etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Görmez misin ki, Rabbin gölgeyi nasıl da uzatır?”[66] *** Bu, en latîf işâretlerden birisidir. Çünkü göz, gölgenin kesif şeyin zâtından uzama ve çekilme hareketini görür ve idrâk eder; bu hareket, gerçekte el-Kavî ve el-Latîf'in tasarruflarının en latîflerinden birisidir. Aynı şekilde, “Peygambere itaat eden kimse, Allah'a itaat etmiştir”[67] âyeti de, bu ilâhî latîfliğin sirâyetine işâret eder. Bu sirâyet, güneş ışınlarının havanın cüzlerine ve bu ikisinin karışımlarına sirâyet etmesi gibidir; bunlar birbirleriyle öyle karışmışlardır ki, bunlardan birisine işâret edilse, diğeri de o işârete ortak olur. Buna göre ışığa işâret, havaya; havaya işâret, ışığa işâret etmektir. Aynı şekilde, Müteâl Zât'ın gizlenmesinin sebebi, zuhûrunun şiddetidir; idrâklerden perdelenmesi ise, nûrunun dalgalarıdır. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →