Âlimler, Kâdir isminin "ölçü koymak" (kader) manasıyla da yakından ilgili olduğunu söylerler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "varlığın her bir zerresindeki potansiyel güç" olduğunu belirtir. Osmanlı mizaç hekimleri, "yılgın ve pısırık" tabiatları canlandırmak için bu ismin heybetini önerirlerdi. Ayet: "Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter (Kâdir)." (Bakara 2/20)
el-Kâdir — Sadreddin Konevî şerhi
el-Kâdir el-Kâdir, iktidarının kâbiliyetlere nüfuz etmesiyle muktedir olan demektir; bu kâbiliyetler, elKâdir 'in iktidarının zuhûrlarını irâde ettiği kâbiliyetlerdir. Ayrıca el-Kâdir, kendi ellerimizle yaptıklarımız vasıtasıyla da muktedir olandır. Bu durumda iktidar O'na ait, amel ise bizim ellerimizden ortaya çıkar. Şu halde iş yapan her el, Hak ile muktedir olması cihetinden Hakkın elidir. *** Bilinmelidir ki: El-Kâdir isminin bir takım eserleri vardır ki, Hak bu eserleri “Kün/Ol” diye hitap ederken mümkünlere varlık vermesinde gizlemiştir. Bu söz üzerine mümkün, ilâhî iktidardan tekvine süratle icâbet etmiştir. Böylelikle emre bağlanmak ilk yaratılışında kendisinden olmuş ve ondan ortaya çıkmıştır. Bu, itaatin ruhudur. Böylece itaat, mümkün için “zâtî” özellik olmuştur. İtaat, asıldır, günah ise, mümküne ârız bir şeydir. Nitekim rahmet ve gazap da ilâhî nispetlerden iki niteliktir, fakat öncelik rahmete aittir. Devrî harekette son, başlangıca dönmektir. Aynı şekilde, sonda olan baştakinin hükmüne sahiptir, çünkü varlığın hareketi devrîdir. Binaenaleyh öncelik rahmete ait olduğuna göre, aynı şekilde bitişin de rahmete varması gerekir. Çünkü arızî olan, hiçbir zaman asıl'a karşı duramaz. Nasıl böyle bir şey olabilsin ki? Kulun doğumunun itaati, aslın üzerinde bir ilavedir. Nitekim Allah'a tercüman olan (sav.) bunu şöyle bildirmiştir: “Bütün çocuklar fıtrat üzerinde doğar.” Fıtrat, Allah'ı kulluk ile ikrâr etmektir. Böylece, doğan çocuk için nûrunun üzerinde bir nûr daha meydana gelmiştir. Şu halde hangi günah, bu iki nûra denk olabilir ki? *** İktidar işin ruhu ve sırrı olduğuna göre, söz zuhûr etmiş ve iktidar onda gizlenmiştir. Bu nedenle mümkün, Hakkın kendisini sâbitlik hazinesinden varlık mertebesine/hazret çıkartmakla Hakkın kendi üzerindeki iktidarına muttali olamamış, sudurunu görmesi de mümkün olamamıştır; bunun nedeni, mümkünün iktidarı kabul edici olmasıdır, böylece iktidar mümkünde ancak mümkün (: hariçte) var olduktan sonra zuhûr etmiştir. Bu nedenle ehl-i ilim, mümkünün herhangi bir iktidara sahip olmadığı görüşüne varmışlardır. Sonra Hak (cc.), mümkünün emre bağlanma zilletiyle vasıflanması için emir sıfatını “kavil”de izhâr etmiştir; bu imtisâl, ilâhî rahmet nazarlarını ve tasarrufların onun adına zuhûr etmesine neden olur. Ondaki melek ve şeytan, yaratılışının ve meydana getirilişinin aslına yerleştirilmiş emre bağlanmadır/imtisâl. *** Bilinmelidir ki: Kudretin konusu sadece makdûrdur, şu halde, makdûrdan başka bir şeye karşı kudretin bulunmayışı, “acizlik” diye isimlendirilemez. Çünkü acizlik, makdûr mesabesindeki bir şeyden kudretin yoksunluğudur. Şâyet ortada makdûr bulunmuyorsa, bu durumda kudret neye ilişebilir ki? Bu, zevke ait bir sırdır ki, kudretin sırlarından birisine işâret etmektedir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →