Gazzâlî hazretleri, Kâbıd isminin "canları alan" manasına da geldiğini, ancak asıl tecellinin "kalplerin bazen korkuyla daralması" olduğunu belirtir. Âlimler, Kâbıd ve Bâsıt isimlerinin birlikte düşünülmesini, zira İlahi dengenin bu iki kutup arasında olduğunu söylerler. Ayet: "Allah, daraltır (kâbıd) ve genişletir (bâsıt)." (Bakara 2/245)
el-Kâbıd — Sadreddin Konevî şerhi
el-Kâbız el-Kâbız, eşyanın kabzasında bulunduğu kimsedir; bütün yeryüzü O'nun kabzasında bulunur. El-Kâbız, dürdüğünde artık hiçbir kuvvet; yaydığında ise, hiçbir ihtiyaç kalmaz. *** Bilinmelidir ki: Kabz, bilinen veya bilinmeyen bir şeydir. Bilinen, bir kötülüğün zuhûr etmesiyle veya bir hayrın ortadan kalkmasıyla olabilir. Hayır ve şer, kulu sevindiren veya üzen şeylerdir; bunun yanı sıra hayır ve şer, konusu dünya ve âhirette kulun menfaatine uygun olan iki halden ibarettir. Bunlar, ancak iki vasıtanın eliyle gelirler ki bu iki vasıta melek ve şeytan diye isimlendirilir. Her şey, Hakkın katından olmakla birlikte, edebin gereği , kötülüğü Hakkın katına izâfe etmekten sakınmak gerekir. Bu sebeple, kâmil edep sâhibi (: Hz. Peygamber), şöyle buyurmuştur: “Hayır bütünüyle sana aittir; kötülük, sana ait değildir.” Çünkü hayır ve şer, Hakkın şe'nlerinden olmaları itibariyle, birbirlerinden farklı değillerdir; bunlar, gayesine uygun olup olmamak noktasında, kendileriyle sınırlanan kimsede birbirlerinden ayrılırlar. Binaenaleyh, şerrin yayılması ve ortaya çıkması, hayrın dürülmesinin ta kendisidir. Bilinenin kabz edilmesinin bir türü de, Hakkın kullarından borç talebi[53], sadakaları kabul etmesi ve onları almasıdır; neticede alınan bu borç ve sadakalar katlanmış olarak tekrar kullara geri döner. Çünkü Allah onları kendisine muhtaç oldukları için yaratmıştır, yoksa O, onlara muhtaç değildir. Allah, kullarından temiz ve güzel şeyleri kabul eder, çirkin şeyleri kabul etmez. Bu noktada güzel, sadakayı ve borcu verenin bu borç ve sadakayı alan elin Allah'ın eli olduğunu bilmesidir. Böylelikle kul kesin olarak öğrenir ki: Sadaka ve borç, el-Kerim ve el-Hafîz'ın eline düşmüştür. Bunun neticesinde ise, karşılık beklemeden sadaka ve borcunu verir. *** Bu, bilinenin kabz edilmesinin hükmüdür, bilinmeyen şeyin kabz edilmesi ise, şöyledir: Kul, bâtınını kabz edilmiş görür. Böylece kabz, kul hakkında kulun bilmediği bir cihetten ortaya çıkar ve o, bu kabzın ortaya çıkmasının sebebini bilemez. Bu durumdaki bir insanın yapması gereken şey, Allah Teâlâ emrini gerçekleştirinceye kadar, kabz halini sükunetle karşılamaktır. Tarikat ehlinden bazıları bu gibi durumlarda, kendinden rızâ halini ortaya çıkartmak için, zorlamalı bast halini izhâr ederler. Böyle bir davranış, ârife göre, edepsizliktir. Çünkü ârif, bu tecellîde Hakkın irâdesini ve kulun kabz halinin egemenliği altına girip, hükmüyle boyanmasından Hakkın gayesini gözler. Allah'ın sınırlarını aşan, hiç kuşkusuz ki, kendisine zulmetmiş demektir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →