Konevî hazretleri, Azîm isminin "varlığın mutlak merkezi" olduğunu ifade eder. Âlimler, bu ismin kulda "heybet ve ciddiyet" olarak tecelli etmesi gerektiğini söylerler. Osmanlı irfanında bu isim, "hafifmeşrep ve cıvık" mizaçları toparlamak, onlara bir ağırlık ve vakar kazandırmak için tefekkür edilirdi. Ayet: "O, Aliyy'dir (çok yücedir), Azîm'dir (çok büyüktür)." (Bakara 2/255)
el-Azîm — Sadreddin Konevî şerhi
el-Azîm el-Azîm, işi/şe'n âriflerin kalplerine iliştiği için yüce olan demektir. O'nun izzetinin tecellilerini idrâkten âriflerin basîretleri aciz kalmış, kudretinin yüceliğini nitelemekten diller lâl kesilmiştir. *** Bilinmelidir ki: Azâmet makâmında duran kimse, ya mümindir veya müşâhede sahibidir. Şöyle ki: Bir şey, kendisine nispet edilen iktidara tek başına sahip olması ve hükümlerinin yerine gelmesi ölçüsünde yücelir. Buna göre Hakkın büyüklüğü ve iktidarı, hükmünün hiç kimsenin reddedemeyeceği ve emrinin karşısında hiçbir şeyin duramayacağı ölçüde büyük olunca, bunun kalplerde gerçekleşmesi pek yüce olmuş, böylece bu, hayret ve dehşete neden olmuştur. Böylelikle Hakkın büyüklüğü ile imân ehlinin kalplerinde zuhûr etmesi, onların ilâhî isimlerin eserlerini bilmelerine göre gerçekleşmiştir. Buna göre her kim, Hakkın sıfatlarını daha kâmil bilirse, azâmet tecellîlerinin o kimsenin kalbindeki parıldamaları daha yetkin olur. Bu nedenle Hz. Peygamber, şöyle demiştir: “Ben sizin aranızda Allah'ı en çok bilen ve O'ndan en çok korkanınızım.” Bu noktada müşâhede sahibi için ise, azâmetin hamlesi celâl tecellîlerinden gerçekleşebilir. Bu esnada isimlerin tesirlerinden ya da ilâhî hükümlerden herhangi bir şey ona gelmez, aksine salt tecellî ile azâmet kendisini müşâhede eden kimsede gerçekleşir. Bu azâmeti, Hakkın görmesi ve işitmesi olduğu kimse müşâhede edebilir; yoksa, Hakkı nefsi ile müşâhede eden onu müşâhede edemez. Çünkü müşâhede, herkesin inancına göre ve itikat sahibinin delilinin gerektirdiği tarzda gerçekleşir. Binaenaleyh, Allah'a kendisinin bulunduğu hale göre asla ibâdet edilmemiştir; O'na sadece Hakkın âbidin nefsinde yaratılmış olması cihetinden ibâdet edilmiştir; bu yaratılma ise, o kişinin Allah'a dair itikadına göre gerçekleşir. Bu nedenle Hak, şu âyetiyle kullarını mazur gördüğünü beyan etmiştir: “Hakkı kadriyle bilememişlerdir.”[71] Bunun nedeni, bütün yaratıkların (: Hakkı nefislerinde) yaratmada müşterek olmaları ve tenzîh edenin veya etmeyenin sınırlılığıdır. Buna göre, âriflerin kalplerinin bağlandıkları akidelerden daha büyük bir müşâhede yoktur. Onlar, Hakkı sınırlamaksızın müşâhede ederler. Bu nedenle onların azâmetleri, Hakkı tazim eden insanların azâmetine asla katılmaz. *** el-Ğafûr Bu isim, el-Ğaffâr isminin hakîkatlerini zikrederken açıklanmıştı. ***
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →