Gazzâlî hazretleri, bu ismin kuldaki en güzel tecellisini "başka insanların yaptığı iyilikleri takdir etmek ve onlara teşekkür etmek" olarak açıklar. Âlimler, Şekûr isminin bir "bereket" anahtarı olduğunu belirtirler. Osmanlı irfanında, "nankörlük ve tatminsizlik" mizaçlarına bir dengeleyici olarak önerilirdi. Ayet: "Eğer şükrederseniz, size (nimetimi) elbette artırırım." (İbrahim 14/7)
eş-Şekûr — Sadreddin Konevî şerhi
eş-Şekûr eş-Şekûr, kullarının kendisine şükretmesiyle şükredilen demektir. Bu şükrün nedeni, onların Hakka itaat etmeyi bilmeleri, onun sınırlarında durmalarıdır. Böylelikle onlar, şükrettikleri şeyleri fazlasıyla yerine getirmiş olurlar. Eş-Şekûr, kullarını rızıklandıran ve onlar talep ettiklerinde -adeta üzerine bir borçmuş gibidilediklerini veren demektir. Onlar kendisinden bir şey talep ettiklerinde, Hak bunun bir borç olduğunu belirtmiştir. *** Bilinmelidir ki: Şükre neden olan şey, nimetlendirmedir. Nimet, lezzetlenmeye neden olan şey demektir. Bu da, ya ilim, hikmet ve mârifet gibi bâtınîdır; ya da yiyecek, giyecek ve nikahlanacak şeyler gibi zâhirîdir. Bunların en büyüğü nikahtır. Nikah, şükür yaygısı üzerinde şükredenleri artırmak için ya benzerleri meydana getirmek ve var etmek için yapılır veya sadece zevklenmek için yapılır. Bu nikah, en büyük zâhir nimetlerden birisidir. Bu nedenle Hak, çocuklarının sayısı az olmakla birlikte, kadınları kendisine sevdirmekle peygamberine ihsanda bulunmuştur. Burada kast edilen şey, salt nikahın kendisidir. Nitekim cennet ehlinin evlenmesi de, üremek için değil salt zevklenmek içindir. Böylece Hz. Peygamber, saf cennet lezzetlerine delâlet eden bu lezzeti müşâhede etmekle evlenme nimetini ihsan mahallinde görmüştür. *** Bilinmelidir ki: Hak, kullarının şükretmesiyle kendisini eş-Şekûr diye niteleyince, O'nun sûreti üzerinde yaratıldıkları için, kendi sıfatıyla zuhûr etmeleri için onlardan şükür talep etmiştir. Kul, bütün nimetleri Haktan görünceye kadar şükrün hakkını vermiş olamaz. Nitekim bir rivâyette Allah Teâlâ'nın Hz. Musa'ya kendisine hakkıyla şükretmesini vahyettiğini, bunun üzerine Musa'nın “Rabbim, buna kimin gücü yetebilir ki” dediğini, Allah Teâlâ'nın ise şöyle buyurduğu belirtilmiştir: “Nimeti benden gördüğünde kuşkusuz ki bana şükretmiş olursun.” *** Bu rivâyette bir ikaz vardır, şöyle ki: Bâtınî-ilmî nimeti kuldan görmek Hakka ait olduğu gibi, aynı şekilde zâhirî nimeti Haktan görmek de kulun görevidir; çünkü ilim, malûma bağlıdır. İlmin konularının fazlalığı, kulun hallerini çeşitlendirir. Bu, “Ta ki bilelim” âyetindeki sırdır. Gerçekte bu ilim, hüviyetin oluş mertebelerine sirâyet etmesiyle Hakkın kendi nefsini bilmesidir. Bu nedenle Hz. Peygamber, “Sadaka Rahmân'ın eline düşer” buyurmuştur. Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz ki Allah kullarından tövbelerini kabul eder.”[72] Sadakaları alan, Rahmân'ın elinden perdeli sûret yönünden, sadaka isteyenin elidir. Sadaka, sadaka isteyenin eline düşmeden Rahmân'ın eline düşer. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur. “Acıktım beni doyurmadın.” Bu rivâyet Sahih-i Müslim'de yer almıştır. Bu sözü söylerken Hak, kulunun üzerinde perdedir; alırken ve verirken ise kul, Hakkı perdeleyen bir sûrettir.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →