Âlimler, Mukaddim isminin genellikle "Mu'ahhir" (geriye bırakan) ismiyle zıddiyet içinde anlaşıldığını, zira İlahi dengenin bu yer değiştirme ile sağlandığını söylerler. Konevî hazretleri, bu ismin tecellisinin "varlığın mertebelerindeki hiyerarşi" olduğunu belirtir. Ayet: "Her şeyi O, yerli yerince takdir etmiştir." (Furkan 25/2)
el-Mukaddim — Sadreddin Konevî şerhi
el-Mukaddim, el-Muahhir el-Mukaddim, bazı fiilleri bazısının önüne geçiren; el-Muahhir ise, bazı filleri bazısının gerisinde bırakan demektir. O, sevdiklerine kendisine hizmette öne geçirmiş ve onları günah işlemekten geri bırakmıştır. O, dilediği kimseyi dilediği kimsenin önüne geçirir; dilediği kimseyi dilediği kimsenin ardına bırakır. *** Bilinmelidir ki: Vücûdun iki rütbesi vardır: Bunlardan birincisi, fiil ve tesir rütbesi; ikincisi ise, kabul rütbesidir. Buna göre, mümkünler ikinci rütbenin sahipleridir ki, bu ikinci rütbe kabuldür. Kevn mertebelerinin a'yânı, yaratılıp yaratılmamada eşittirler. Buna göre bazı mümkünler, yaratılma nispetinde eşit oldukları halde, bazılarının önüne geçerlerse, bu durum kendilerindeki bir özellikten kaynaklanır; bu özellik, o şeyin diğerine karşı ortaya çıkmasına neden olur. Buna örnek olarak, nübüvvet, velâyet ve emirlik gibi özellikleri verebiliriz. Çünkü her insan bu özellikleri kabul edicidir. Halbuki Hak, kendilerinden bildiği bir özellik sayesinde dilediklerini bunlarda öne geçirmiştir; buna karşın diğerleri ise, bu esnada geride kalırlar. Bu takdim ve tehir, bazen, sübût mertebesinde âyân-ı sâbitenin lütûf ve kahır tecellîlerinin eserlerini kabul etmedeki istidatlarının noksanlık ve tamlığına göre gerçekleşebilir. Çünkü celâl tecellîleri, heybet sahibidirler; var olanların bu tecellîlerinin parıltısına mukâvemet edebilmeye takatleri yetmez. Bu nedenle, o tecellîlerin sırlarına ulaşmaktan geri kalır ve azâmetini gördüğü için varlık kisvesini giymekten imtina ederler. Nitekim dağlar, gökler ve yeryüzü de, emâneti kabul etmekten imtina etmiş ve onu kabul etmekten geri durmuşlardır. Buna karşın başkaları, kemâl özelliğindeki cemâl ve lütûf tecellîlerinin tecellîgâhlarında öne geçmiştir. Bunun nedeni tatmış oldukları gaybî lütûfların eserleri; arzu duydukları nûrânî meltemlerin temiz kokularıdır. Onlar, varlık kisvesine arzu ve müşâhede alanına şevk duyarlar. *** Vücûd mertebesindeki takdim ve tehir ise, halis ve muhlise ait iki mertebedir. Buna göre halis, üzerinde bulunduğu fıtrat temizliği halini yitirmemiş kimsedir. Binaenaleyh o, bizâtihî halistir; nefis veya şeytan ona mâlik olmamıştır ki, ihlas elde etmeye muhtaç olsun. Aksine o, bizâtihî halis olmaya, temiz ve temizleyici kalmaya devam etmektedir. Bu nedenle halisin ahdi, aslı üzerinde kalır. Bu, halis dindir ve kendisine hiçbir kuşku karışmamıştır.[99] Bu ahdin sahibi de hiçbir zaman şaki olmaz, halbuki dinini halis kılmak isteyen ve bu uğurda gayret sarf eden kişi, şaki olabilir; o, ahdini nefis ve şeytanın tasarruflarının kuşkularından halis kılması istenilen muhlistir. Muhlis, sââdet mertebesinden ikinci rütbenin sahibidir, ilk rütbe ise, halis din sahibine aitti.
Kaynak: Sadreddin Konevî, Şerhu Esmâillahi'l-Hüsnâ — Ekrem Demirli tercümesi (İz Yayıncılık)
Orijinal Metin →